Ölçülemeyen Şeylerin Peşinde

Para ölçülebilir ama duygular ölçülemez. Bu yüzden rakamsal olmayan konularda karar verirken biraz zaman tanıyın kendinize. Hemen bir karara varmak her zaman doğru sonucu vermez.

Çoğu insan çalıştığı yerde mutlu değil. Yaptığı işten mutlu değil. Yaptıklarından mutlu değil. Uğraştıklarından da kazanımlarından da… Oysa zihninizi besledikleriniz doğrultusunda bir karara varıyorsunuz. Zamanınızı nasıl geçiriyorsanız, zihninizi ne ile besliyorsanız o tecrübe ve bilgilerle karar vermiş oluyorsunuz aslında.

Son yıllarda hepimizin en sık duyduğu söz (henüz duymamış olanı dövüyorlar) “evrene isteklerimizi söylememiz.” Bunun bir anlamda doğru bir tarafı var. Çünkü zihnin yönüne karar verdiğinizde çevrenizdeki tüm olaylar tekrar farklı bir şekilde birbirine bağlanmaya başlıyor. Siz hiç farkında olmadan istediğiniz şeye doğru farkındalıklar geliştirmeye başlıyorsunuz ve beraberinde kuşkular gelişiyor.

Zihninizde biraz kuşkuya yer olması iyidir. Böyle insanların daha başarılı olduğuna dair eminim araştırmalar vardır. Bence olmalıdırlar da. Kuşku farkındalığınızı tetikte tutuyor, sizi dinç kılıyor. Kuşkulu insan iyidir çünkü diğerlerine göre öğrenmeye daha istekli ve daha meraklıdır. Öğrendikçe gelişip etki alanızı fark eder ve büyütürsünüz. Ardından bunu daha fazla nasıl yapabileceğinizi düşündüğünüzde ilk yeni bir yer, size fırsatlar sunacak yeni bir iş, yeni arkadaşlar gelir aklınıza.

Etki alanınızı genişletmenin yolları yeni işler bulmak, mutsuz olduğunuz yerden ayrılmak da değil. Bunların hiçbirini çözüm olarak kabul edemeyiz. Bunu yerine kendinizi gözden geçirip, etrafınızda yalnızca eleştirdiğiniz için sizi mutsuz eden şeyleri keşfetmekle başlayın.

Bizi en çok yorup zor günler, yıllar yaşamamıza sebep olan en önemli etken bu aslında. Kendimizi sürekli affedebiliyoruz ama başkalarını değil. Kendimize çoğu zaman alçak gönüllü ve bağışlayıcıyız ama diğerlerine değil. Eleştirmek ki, buna bazen yapıcı eleştiri de diyorlar, her türlü ve asla işe yaramayan, kimseye pozitif katkısı olmayan iletişim yollarından. Bunun da faydası yok.

Kendimi aslında hiç bir yere varmayan bir koşu bandındaymış gibi hissettim yıllarca. İnanılmaz efor sarf edip, kan ter içinde hiç bir yere varamayan… O kadar hızlı ve güçlü koşmaya çalışıyordum ki etrafımda ne olup bitiyor bunu bile göremiyordum. Bu da eleştirmek gibi çok çalışmanın faydasız olduğu durumlardan biri işte. Bant üstünde hiç bir yere varmayan koşulardansa sakin yürüyüşleri tercih ediyorum bu yüzden artık, yürürken etrafın tadını çıkarıyor ve vardığım yerde bir çay içiyorum. Böylesi daha güzel.

Bu varamama durumu ile ilgili geçenlerde okuduğum bir kitabı önermek istiyorum. Oldukça faydasını göreceksiniz, mutlaka okuyun. Pazarlama gurusu Seth Godin’in Dip adındaki kitabı. Başarı ve mutluluk eğrisinin tam olarak nerede başlayıp nerede bittiğini Dip teorisiyle anlatıyor. “Vazgeçmeyi ve vazgeçmemeyi öğreten küçük bir kitap” diye kapağındaki başlık ilgilimi çekmiş ve merak edip almıştım. Gerçekten de küçük bir kitap bu arada.

Var gücünle mi koşmak yoksa doğru hedefe mi koşmak?

Etrafımızda olan biteni de biz belirliyoruz özetle. Yani eğer bir ormanın içindeyseniz etrafınızda sadece ağaçlar görürüsünüz, ormanın tamamını değil. Tüm kaynaklara sahipsiniz, sadece biraz uzaklaşıp tekrar bakmalısınız olan bitene.

Bu yüzden yeni işler değil, yeni roller aramak gerek. Ölçülemeyen şeylerin peşinde…

Okuduğunuz için teşekkürler.

Leave a Reply