Ofis! Bir problemimiz var!

İş hayatında iletişim çok büyük bir anahtar güçtür. Sessiz kalmak, fazla konuşmak, mış gibi olmak, ikna etmek yada edememek işte bütün mesele bu!

Uzun yılardır reklam sektöründe çalışan bir profesyonel olarak, rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki, sektör ürettiğinden çok daha az iletişim gücüne sahip.

Bu ne demek? Yani iletişim adına ürettiği değer, aslında sektör profesyonelleri (reklamcılar) tarafından yaratılmasına karşın, bu bahsi geçen profesyoneller aslında hiç profesyonel değiller. Ağızı yayarak konuşmak konusunda ise çoğumuzun dereceleri var.

Hadi biraz açalım;

Ajans binaları içerisinde okumuş, görmüş geçirmiş insanların arasında, hayatlarındaki bezmişlikten ve beyaz yakalıktan kaynaklanan patolojik bir iletişim problemi var. Yan masada oturan diğer sektör profesyoneli ile arasındaki diyalog sadece “ne yedik”, “ne yiceez”, “ama ne yedik”ten çok da öteye gidemiyor sanki. Bunun sebeplerini sosyolojik açıdan kitaplar dolusu anlatmak mümkün elbette.

Peki ya o kadar derine inmesek de basitçe anlatsak?

Daha şimdiden bu sektörde bir süredir çalışanlar neden bahsettiğimi çoktan anladılar bile. Ama sektör dışında bulunanlar ya da henüz sektöre girmemiş olanlar için şunu belirtmekte fayda var; durum sanıldığı gibi çok eğlenceli happy hour’lar, rafine kreatif ortamlar, yaratıcılıktan gözlerinizden yaş gelir durumları pek değil. Üzgünüm ama değil!

Açıkçası konunun bu yüzüyle pek de ilgilenmiyorum. Yine de başka bir hafta detaylıca yazmayı umuyorum(!)

Daha vahim olan birkaç taraf var. İletişim problemi; evde gördüğünüz hamam böceği gibi görmezden gelirseniz üreyip büyüyemeye devam eder ve siz bir gece yarısı bir düzinesiyle karşılaşıp şok geçirene kadar orada olmayı sürdürürler. Yani görmezden gelmek kişisel büyümenize katkı sağlamayacağı gibi sizi sürekli bir sorunun tam merkezinde tutar. Sadece doğru iletişimi bile verimli şekilde kuramazken, yaptığınız işten de tatmin olamazsınız ve karma gereği mutlaka negatif sonuçlarıyla yüz yüze kalırsınız.

Örneğin girişimcilik, yöneticilik, ekip üyeliği gibi temel büyüme mekanizmalarına katılamaz, katılsanız bile sürdüremezsiniz.

İletişim çok boyutlu yüzeye ve değişkene sahip bir olgu. Sadece yan masanızda oturan mesai arkadaşınızla bile diyalog kurmayı, kendinizce haklı sebeplerden erteliyor ya da görmezden geliyorsanız bunun belli sonuçları olacaktır.

Toplumun küçük ölçekteki yansıması gibi çalıştığımız ofisler. Her gün şikayet ettiğiniz taksiciden, otobüs şoföründen, kafede yan masadaki kırodan, ya da adres sorduğunuz Tekel bayiden teknik olarak yaptığınız iş dışında bir ayrımınız yok. Hmmm belki biraz da görünümüz farklı. Siz de eve gittiğinizde “pide olsa da yesek” diyorsunuz onlar da. Sizin arada kavrulmuş bademli kuzu gerdan çorbası içmeniz hiç bir fark yaratmıyor. Sen de kahvaltıda pişi seviyorsun.

Entelektüel sermayeyi paylaşmak ancak iletişimle mümkün fakat ofis çalışanları bu şartları oluşturan temel nedenlerden bağımsız olarak bile bu farkındalığa sahip değiller. Bilginin ve bir çok şeyin paylaştıkça çoğaldığı bolluk yasasından da yine habersizler.

Bu üzücü, çünkü paylaşılmayan her an, her bilgi, her deneyim aslında doğrudan sizin de paylaşmadığınız bir şey. Yani sadece onların paylaşmaması kişisel bir sonuç yaratmıyor. Yine şirketin entelektüel sermayesi bu durumdan zararlı çıkıyor.

Yaşamla bağlantıları kopmuş şekilde uzayda sürüklenen huysuz, anti-sosyal, kibirli, bilmiş, sorumsuz, uykucu çalışanlarla doluyor ofisler. İletişime yatırım yapmayan, bunu desteklemeyen ve önem vermeyen her işletme duygunun, insan olan her yerde değerli olduğu gerçeğini kaçırıyor ve nihayet bu durumdan gözle görülür şekilde kayıplar yaşıyorlar.

Yanlış iletişimi körüklemenin türlü sebeplerle (rekabet, patronun kendi tarzında çalışan tipi vb.) bir şirket kültürü haline dönüşmesi ancak tepe yönetimden aşağı doğru sirayet eden bir hastalık gibidir. Yukarıda nispeten zararsız görünen bu iletişim tarzı, aşağılarda düşmanlığa ve saf kötü duygulara dönüşür.

Uzun vadeli yatırım yapmayan bir yönetim ise nihayetinde radikal kararlar almak ve budamalar yapmak zorunda kalır. “Yeni bir yapılanma içindeyiz” cümlesini görüşmeye gittiğiniz hemen hemen tüm ofislerde bu yüzden sıkça duyarsınız. Yapılanmaların asıl sebebi ofis içi ve ekipler arası iletişimi ve bağı güçlendirme çabasıdır.

Neyi görmek istiyorsanız, onu gösterin

Yönetim kadrosundakiler kendi tarzlarındaki insanları benimserler ve desteklerler. Bu bir patron/yönetici tercihidir, fakat bu şekilde uzun süreli şirket içi çalışan değeri yaratamaz, sadakat gerektiren durumlarda beklediğinizi asla bulamazsınız.

Ofis hayatında önceliğin mantık ya da daha sofistike deyimle rasyonellik olduğunu düşünebiliriz. Oysa tamamen duyularımızın bizde yarattıkları ile hareket ederiz. İncinebilirlik çok önemli bir yanımız olmalı ve bu özelliğimizi yok etmeye ya da yokmuş gibi davranmaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz. Duygusallık önemli 🙂

İncinebilirlik konusunda daha fazla şey öğrenmek isterseniz The Power of Vulnerability kitabının yazarı Brene Brown’un TED konuşması sayfanın en altında.

Benzerlerimizle vakit geçirip onların önderliğini kabul etmeye daha yakın bir davranış sergiliyoruz. Fakat farklılıkları göz ardı etmediğimizde, hatta kabullenip bunu bir öğrenim haline getirdiğimizde gelişim kaydedebiliriz ancak. İletişim de yaratıcılık gibi şanslıysanız doğuştan gelebilir. Fakat üzülmeyin sonradan da öğrenilebilen bir beceridir. Bunu doğuştan kazanmış olanlardan değilseniz üstüne biraz çalışmalısınız.

İletişimin, hayatınızı belli bir standartta yaşamak için edindiğiniz tüm becerilerin başında gelmesi gerekir. En çok buraya ilgi gösterilmesi gerekirken, çalışanların diğer ekip arkadaşlarına karşı bu farkındalıktan uzak olmaları ve davranmaları aslında tam anlamıyla çok üzücü.

Meslek denen ve uygulayarak para kazandığımız değeri, aslında sürekli beslemek ve büyütmek zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Diğer yandan mevcut bilgilerle geçerliliğini, tedavülden kalkan bir para gibi, zamana uyum sağlayamadığında yitireceğini, sektörden yavaş yavaş dışlanacağınızı ve yerinize gelenlerin boşluğunuzu çok hızlı dolduracaklarını bilmelisiniz.

Farklılıkları gizlemek ve güçlü olana benzemeye çalışmak yerine farklarınızla barışmalı ve hikâyenizi anlatabilmelisiniz. Herkesin birbirine benzediği ve neredeyse benzer şeyleri giydiği çalışma ortamları kimseye yarar sağlamaz.

Mesela bugün, işe başladığından beri mutfaktan kahve alırken sahte sahte gülümsediğin o insana öğle yemeğine beraber çıkmayı öner ve hikâyesini dinle. Bu seni mahvetmez merak etme. Sadece dene.

Herkesin bir hikâyesi var. Onu paylaş.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Leave a Reply